Zil Kale’ye Yapılanları Herkes Görmeli!

28 Ocak 2012 Yazan  
Kategori Genel

Rize’nin Çamlıhemşin ilçesi Çat mevkiinde bulunan yaklaşık sekiz asırlık tarihi Zilkale, Fırtına Deresinin batı yamaçları üzerinde kurulmuş. Kalenin, üzerinde inşa edildiği sarp kaya kütlesi, denizden 750, dere yatağından ise yaklaşık 100 m. yüksektedir.

Tarihsel verilere göre insanların yerleşik düzene geçmeleri binlerce yıl sürmüş. Günümüzde de hâlâ yerleşik düzene geçmemiş toplumlar var. Koşulların rolü büyük, ama aslında insan soyunun yerleşik hâle gelmesi aslında bir “kültür” sorunu. Kafası yerleşik düzene geçmeyenlerin, dünyaları da yerleşik düzene geçemiyor. Ya da tersinden söyleyelim: Fiilen ve fiziken yerleşik düzene geçseler de, kafaları buna uygun olmayınca “göçebelik”ten kurtulamıyorlar.

Aslına bakılacak olursa insanın yerleşik düzene geçmesinin temelleri “artı değer”in ortaya çıkması gibi ekonomik yaşamda olsa da, bunu tamamlayan örneğin “mülkiyet” kavramı gibi bir “üst yapısal” değişiklikleri de varlığını gerektiriyor. Çünkü “mülkiyet”ten ari, artık değerin “artık” sonuçlarını da “potlaç”larda doğaya geri döndüren topluluklar da var. Bunlar yerleşik düzene geçmiş ve bu değerlerin “tersini” kendine “değer” olarak biçmiş toplulukların gözünde “ilkel” ya da “vahşi”ler.

“İlkel” ya da “vahşi” olmak, doğayla daha uyumlu bir yaşamı tanımladığı için, belki de hem doğaya, hem de yaşama daha “dost” sayılabilir. En azından bu tür bir yaşamı benimseyenler hem soylarına hem de içinde yer aldıkları doğaya daha az zarar veriyorlar. Sürekli göçebe halinde olmanın bir başka anlamı belki de bu: “Geçici olarak yaşadığın yere, zararını da yararını da eşit oranda bırak!”

İnsanın iki ayak üzerinde ve bitkilerden farklı olarak “kökleri”nin dışarıda olması, belki de aklı ya da akılsızlığı yüzünden çevresine en çok zarar veren tür olan insan için doğanın kendi kendine bulduğu başka bir çözüm de sayılabilir bu “olanak”,

İnsan soyu hareket ettiği sürece gerçekten de yararını da, zararını da eşit olarak doğaya dağıtıyor. Buradan yola çıkarak “yerleşik düzen” insanın biyolojik yapısına ve onun doğa içindeki yerine ve konumuna aykırı, hatta geçmişte yapılmış yanlışlardan birisi olarak nitelendirilebilir. Küreselleşmiş ekonomik düzene eklemlen(e) meyen dünyalılar için Yardımcı Komutan Markos’un da bulduğu “gezici yoksul/yoksun topluluklar” belki de “mümkün” olan başka bir dünyanın yaratıcısı olacaklar ve o zaman “taşlar yerli yerine oturacak”, hatta aslında hiç yerinden oynamayacak!

Tıpkı “Zilkale”nin son halini görünce içimden geçen dilek gibi!

Sınırda olmak

Asıl sorun, yerleşiklik ve göçebelik kültürlerinin tam arasında kalanlarda belki de!

Bunlara “sınırda/borderline” topluluklar demek gerekir belki de. Hatta biraz daha ileri gidip bu tür toplulukları, psikiyatriden ödünç alınmış bir nitelemeyle “çok kimlikli/kişilikli” ya da daha amiyane bir tanımla “yarılmış kişiliklerin belirleyici olduğu topluluklar” olarak adlandırmak da mümkün olabilir.

Bu tür insanlar en azından birbiriyle sürekli çatışma halinde bulunan iki farklı kişilik yapısını, eksikleri/eksiklikleriyle birlikte sergilerler: Tam “yerleşik” sayıldıkları noktada bir tercih ya da tutumları onların içindeki “göçebe” yanı ortaya çıkarır. Ya da tam tersi: Göçerken gittikleri yerlerde bıraktıkları izlerle, hatta verdikleri zararla, yerleşik düzene geçmiş olanların atalarına rahmet okutacak kadar tahripkâr olurlar.

Bunlar, filozoflar, sosyologlar, psikologlar ve başka disiplinlerden gelen akademisyen ve uzmanlarca tartışılması gereken konular. Her ne kadar bazı düşüncelerimiz olsa da, kısıtlı bilgilerimiz, bu konularda daha çok “kalem oynatmamıza” engel.

Yine de yaşama ve bu toprağın insanlarının bıraktığı izlere baktığımızda gördüğümüz kimi ipuçları bu tartışmada yukarıda ifade ettiğimiz düşüncelere birer kanıt sağlamaya olanaklı kılıyor.

Bu dünyadaki “Cennet”

Temmuzun son haftasını dünyayı değiştirmeden gitme olanağını bulduğum bir “cennet”te geçirdim. Yeşilin, mavinin tüm tonlarıyla, doğanın bahşedebileceği her şeyden en azından birer örneğin uzaysal boyutta hiçbir boşluk bırakmayacak kadar içinde olduğumuz evreni ve onun üzerinde sürdürdüğümüz yaşamı dolduracak kadar zengin olduğu bir coğrafyadaydım. “Doğu Karadeniz”in insan soyunun tüm saldırılara karşın henüz doğallığını yitirmemiş dağlarında, yaylalarında, dere kenarlarında, serentiler ya da çocukluğumdan bildiğim adıyla “paşka”larıyla dolu ortam ve mekânlarında geçirdim.

O güzel günler tıpkı bir rüya gibi başladı ve bitti!

Yalnızca mideme giderek bedenime katılan güzelliklerle değil, aynı zamanda gözlerimden, kulaklarımdan, ellerimden geçerek ruhumu ve beynimi doyuran güzelliklerle de beslendim zenginleştim ve çoğaldım…

Aslında çoğul konuşmak gerekir; tek değildim kuşkusuz, bulunduğumuz yerlerdeki “güzel” insanlar da bu zenginleşmenin, çoğalmanın yaratıcılarıydı. Köken olarak kendilerini “Laz” diye adlandıran, algıları ve ifadeleri yalnızca farklı dillerinden kaynaklanmayacak şekilde farklı olan insanlardı. O dilin tınısından bile keyif alınan söyleşilere kulak verdim anlamasam da. Ama onların da bizlerin varlığıyla çoğaldıkları, zenginleştikleri fark edebildim yine de. Çünkü her insan bir dünya aslında!  Orada yaşanan her anın ve duyumsanan her uyaranın bitimsiz ve daha keşfedilecek pek çok yanı olan başka “güzel”likle dolu olduğunu da söylemem gerekli.

Tabii oradan ayrılma zamanı geldiğinde hüzünlü bir kopamama durumu, “hiç gitmesen” olmaz mı duygusunu verecek şekilde elini sıkan ya da kucaklayan insanların varlığını ve içten bir bağlanışı da paylaşmalıyım burada…

Zil Kale’nin Sistemdeki Yeri

Böylesi bir güzelliği “paraya çevirme” düşüncesi, bazen “Karadeniz Sahil Yolu”, bazen “Yaylaları Birbirine Bağlayan Otobanlar”, bazen de “Eski Eser Restorasyonları” şeklinde kendini gösteriyor ne yazık ki!

Tüm bunların aktörleri ise, özellikle bir ucu “devlet” ya da “sistem”e değen, onlardan beslenen ve onları besleyen kimi unsurlarda, yukarıda söz ettiğim o “yarılma”yı ya da “çift kişilikliliği” taşıyanlardı. Hele hele şu dönemde “devlet”e değenlerin sayısının çok daha fazla olduğunu da eklemeliyim. Onların hayalleri de, o hayalleri var eden uygulamaları da hep bu yönde. Çünkü kafaları hep böyle çalışıyor. Binyıllardır önlerinden akan suyun var ettiği o coğrafyanın farkına varmasalar da, o suyun yarın çok “para” getireceğini öğrenmişler. O paranın bir bölümünü bugün kazanabilecekleri her fırsatta bu tür adımları atmaktan çekinmiyorlar.

Bu duygunun zirve yaptığı anlardan birisini de Çamlıhemşin’den yaklaşık 20 km. daha yukarıda, yalçın dağların koyağında bir kalede, bilinen adıyla “Zilkale”de yaşadım.

Rize’nin Çamlıhemşin ilçesi Çat mevkiinde bulunan yaklaşık sekiz asırlık tarihi Zilkale

İlçe merkezinin 15 km güneyinde Fırtına Deresinin batı yamaçları üzerinde kurulmuş. Kalenin, üzerinde inşa edildiği sarp kaya kütlesi, denizden 750, dere yatağından ise yaklaşık 100 m. yüksekte.

Asıl adı “Aşağı Kale” anlamına “Zir kale”. Ama halk “Zil kale” demiş, öyle de kalmış. Çünkü o kadar üksek bir tepede yer alan bir kalenin adının “aşağı” olması pek de kabul edilir değil sanırım.

Zil Kale bölgede bulunan Kale-i Bâlâ, Varoş Kale, Pazar Kalesi ilk bakışta aynı elden çıkmış ve aynı amaçla yapılmış izlenimi vermektedirler. Bayburt ve İspir’deki diğer benzer kaleler ve Pazar(Atina)’daki Kızkulesi ile bağlantıları olduğu düşünülünce, Anadolu’nun pek çok yerinde bulunan, benim de ayakta kalanların önemli bir bölümünü gördüğüm kalelere benziyor. Bu tür kalelere dair oralarda duyduğum, bunların birbirlerini görebilmeleri nedeniyle “haberleşme/erken uyarı bilgileri ileten kaleleri” olduğu yönündeydi. Bu bölgedekilerin konumları da bunu düşündürmektedir.

Sekiz burç ve bir gözetleme kulesinden oluşan, savunma hendeği durumundaki Zil deresine bir merdivenle inilen bu kalenin yapım tarihini belirtecek kesin veriler olmamakla birlikte 14. ve 15. yüzyıllarda yapıldığı sanılıyor.

Prof. Dr. Anthony Bryer, Trabzon İmparatorluğu döneminde ya bizzat Komnenoslar ya da İmparatorluğa bağlı yerli Lordlar (mesela Zil Kale için Hemşin Lord’u Arhakel) tarafından yapıldıklarını tahmin ediyor. Sanat Tarihçi S. Eyice de bu tarihlendirmeye katılırken “Kalenin ilk sahipleri hakkında bir şey söylenemez” diyor.

Papaz P. Minas Bıjışkyan (Trabzonlu) (1871) “Kayalığın üzerinde bulunan ve Zilkale denilen eski bir kalenin içinde insana şaşkınlık veren kemerli binalar ve büyük bir kule vardır Kalenin alt ucu, tepelerin üzerinde başka kalelere ve eski bir kilise kalıntıları bulunan Fırtına Deresi’ne kadar uzanır” diyerek kaleye dair gözlemlerini kaydetmiş.

Bölgenin ilk çağları olduğu gibi orta çağ tarihi de karanlıktır. Hemşin yöresinin İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu zamanlarında tam olarak mı kısmen mi fethedildiğini tam olarak bilinmemektedir.

Osmanlıların bölgeyi fethinden sonra kale kullanılmıştır. 16.yy başlarında hazırlanan tarih defterlerin de kalenin adı “Kale-i Zir” olarak geçmekte ve askeri amaçlarla kullanıldığı bilinmektedir.

1871 tarihli Trabzon vilayeti salnamesinin 178. Sayfasında Atina kazasına bağlı “Hemşin” nahiyesinde “Kale-i Bala” ve Zir namlarında iki harap kale bulunduğu belirtilmektedir.

1979 yılında kalede bulunan 26 cm uzunluk ve 4-4 ½ cm çağpında pirinç döküm, iki el topu Trabzon Müzesi’ne getirilerek envantere kayıt edilmiştir

Kale, dış surlar, orta surlar ve iç kaleden meydana gelmektedir. Dış kalenin kapısına kuzey batı yönündeki patika bir yolla ulaşılır. Kuzeydeki kapının söve taşları sökülmüştür. Bir teras yardımıyla orta surlar seviyesine çıkılır ve ikinci bir kapı ile kale içerisine girilir. Orta kale içerisinde üç önemli yapı bulunmaktadır. Bunlar; muhafız binası, şapel ve baş kuledir. Kulenin dört katlı olduğu, duvarlardaki hatıl izleri ve kiriş deliklerinden anlaşılmaktadır. İçerisinde ince bir bölüntü duvarı ve dolgu toprak vardır. Duvarlar üzerinde doğu yönünde kemerli pencereler, diğer taraflarda mazgal delikleri bulunmaktadır. Ahşap olan iç konstrüksiyon çürüyüp yok olmuş olmalıdır Bryer’a göre kuzey duvarına bitişik dörtgen apsidli oda bir şapeldir.

Kulenin üstünün de bir teras şeklinde olduğu belirlenmiştir. Duvarlar içerisinde dikey uzanan boru yuvalarının varlığı bugün saptanamayan sarnıçlarla bağlantılı olduğu düşünülüyor.

Farkları bulun

Bu değişimin öncesini ve sonrasının birinci elden tanığı olmak, yerleşik düzene geçen göçebe toplumların “ne menem” bir insan grubu olduğunu göstermesi bakımından benim için çok öğretici.

İlk kez sanırım 12 yıl önce görmüştüm Zil Kale’yi, belleğimdeki izler, o zaman çektiğim karta basılan ama sonra bulamadığım fotoğraflardan anımsadıklarım, internetten tarayarak bulduğum eski fotoğraflarla aynıydı. Onları bu kez çektiklerimle kıyasladığımda bulmacalardaki “yedi fark”ın değil, belki de yedi yüz farkın olduğu gerçeğini yazıya eşlik eden fotoğraflarda göreceksiniz.

Orada görüldüğü gibi Zil Kale son birkaç yıl içinde restore edilmiş.

Benim yaşımda olanlar Topkapı’da şehirlerarası otobüs terminalinin olduğu dönemi anımsarlar. O dönemdeki Topkapı surlarının halini de. Tabii Topkapı’dan geçerken şimdiki halini gördüklerinde bazıları benim yaşadığım duyguları yaşıyordur.

İşte söz konusu “restorasyon” (ki ben buna “tahrip etme” fiilinin İngilizce söylenişinden yola çıkarak “destroyasyon” demeyi yeğliyorum) tam da böylesi bir sonuç yaratmış.

Böylelikle Zil Kale ilkinden yaklaşık 800 yıl sonra ikinci kez gerçekten “yeniden yapılmış”.

Yöresel sitelerde yapının yenilenmesinin müteahhitliğinin Ümit Köseoğlu tarafından üstlenildiği belirtiliyor. Buna göre 250 bin TL’ye restore edilmiş.

Nette yer alan konuyla ilgili bir haberde dönemin Rize Valisi Kasım Esen restorasyon çalışmalarını yerinde incelediği, restorasyonun zamanında bitirilmesini istediği ve yaptığı açıklamada, “Kültür varlıklarını geliştirmek için çaba sarf ediyoruz. UNESCO bu tür yapıları bütün insanların ortak mirası kabul ediyor. Bu tür tarihi eserleri korumak ve onarmak bizim şerefimizdir. 1-2 sene önce burası harap bir vaziyette idi. Önce projesi yapıldı daha sonra ödeneği çıkartıldı ve yapımına başlandı. Tarihi bu kale yıkılıp yok olmaktan kurtarılarak gelecek kuşaklara bırakılacaktır” dediği belirtiliyor.

Orayı dolaştığım sırada bir grubu gezdiren yerel bir rehber, bu sürecin ayrıntılarına dair bildiklerini sıralarken, anlattıkları “dudak uçuklatacak” cinstendi.

Çıkardığım sonuç şuydu: Bu ülkede pek çok alanda “etkili ve yetkili” olanların tarihi eser algıları ve bilgileri yoktur, tarihi eserlerin korunması ve restorasyonuna dair temel bilgi ve kurallardan habersizdirler. Yapılacak en iyi şey onları asla bu işlere bulaştırmayacak bir yol bulmak ve bunu uygulamaya koymak, en azından o eserlerin olduğu şekilde dokunmadan korunması için gereken önlemleri almaktır.

Çünkü geçtiğimiz günlerde Radikal’de yer alan Seben Dayı imzalı “Restorasyon faciaları cenneti Türkiye” başlıklı haber, bu konudaki “hal-û ahval”imizi en iyi şekilde ortaya koymaktadır.

Bu yazıları yetkililer, özellikle de konuyla doğrudan ilgisi nedeniyle Sayın Kültür Bakanı Ertuğrul Günay okuduğunda kendilerini nasıl hissediyorlar çok merak ediyorum.

Unutulmaması gereken bir nokta var:

“Bu ülkede yok etmek yalnızca yıkarak yapılmıyor, yaparak da yok etmek mümkün olabiliyor.!” (MS/EKN)

Kaynakça:
Arşivimize katkısından dolayı Mustafa Sütlaş’a teşekkürler. musutlas[at]gmail.com
 İstanbul – BİA Haber Merkezi
13 Ağustos 2011, Cumartesi

 

Yorumlar

Comments are closed.

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.