Rize İlinin Kültürel Detayları

28 Aralık 2010 Yazan  
Kategori Rize Hakkında

Rize Tarihine Bakış

Eskiçağın ünlü coğrafyacısı Amasyalı Strabon (M.Ö. 64- M.S. 21) Coğrafya adlı eserinde Trabzon ve Giresun’un güneyine düşen dağlara Tibarenler ile eski zamanlarda Makronlar denilen Sanni/Tzan/Canlar’ın bulunduğunu kaydederek Trabzon’dan sonra Kolkhis bölgesinin geldiğini ve yukarı Kolkhis’de, tepeleri Heptakometler kavmi tarafından işgal edilmiş, Moskhia dağları ile birleşen ve çok kayalık olan Skydises dağı bulunduğunu yazar.

Strabon Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki halklardan bahsederken M.Ö. 400 yılında bu bölgeden geçen Ksenephon’un Anabasis adlı eserinde bahsettiği isimlere de gönderme yapar. Heptakometler’in Ksenophon’un Mosynekler diye bahsettiği halk olduğunu, Pontos’un doğu tarafını meydana getiren Paryados dağlarında yaşayan diğer halkların tamamının vahşi olmasına rağmen, Heptakometler’in bunlardan daha kötü olduğunu ve Romalı komutan Pompeidus’un ordusu bu bölgeden geçerken üç Roma bölüğünü imha ettiklerini haber verir.

Strabon, eski çağ Yunan müelliflerinin çoğu gibi bu bölgede yaşayan halkları onların kendilerini andıkları adlarla değil bölgeden geçen seyyah ya da yazarların onlara verdikleri adlarla kaydeder. Ksenephon’un Mosyn denilen ağaçtan yapılmış seyyar kule gibi evlerde oturdukları için Mosynekler olarak andığı halkın Heptakometler/Yediköylüler olduğunu ve bunların ağaç sürgünlerinden elde edilen Delibal’ı kaselerle yol üzerinde bıraktıklarını ve Romalı askerler bunları yiyerek uykuya daldıkları zaman, onlara saldırarak hepsini kolayca saf dışı ettiklerini bildirir.

Pontos Kralı ve Anadoluyu işgal eden Roma’nın amansız düşmanı Büyük Mithridates M.Ö.66 yılında Roma ordusuna yenilince Roma’ya karşı tekrar mücadele vermek için savaş meydanından kaçmıştı. Ardına düşen Pompeidus komutasındaki Roma ordusundan kurtulmak için Doğu Anadolu’dan Kafkasya’ya ve oradan Kırım’da vali olan oğlunun yanına gider. O’nu yakalayamayan Roma Ordusu Fırat – Kelkit havzasına döner ve burada kışlar. Mithridates’in kızı Dryeptina’yı bıraktığı Sınorıa’daki (Bayburt’a bağlı Sinor köyü) şato’yu muhasara eden Roma ordusu Drypetina’yı canlı ele geçiremeyince dönüş yolunda Heptekometlerin saldırısına uğrar. Kaynaklar bu olayı anlatırken yolunu tarif etmez.

Strabon’un kaybettiği olay bize Roma Ordusunun dönüş yolunda izlediği yolu tarif edebilmemiz için önemli ipuçları verirken aynı zamanda bölgenin eski tarihlerine de ışık tutar. Heptakometler yani Yediköylüler özellikle Rize için hiç de yabancı bir isim değildir. Osmanlı döneminde bugün İkizdere vadisindeki bölge Kurayiseba yani Yediköyler adı ile Rize kazasına bağlı bir Nahiye olarak mevcuttu. Delibal’ı ya da bölgedeki bir başka söyleyişle Tutanbal’ı ve bu baldan yiyenlerin bal tutması denilen yarı zehirlenme sonucu girdikleri uyku hali bölge halkının çok iyi bildiği bir durumdur.

Yazılı kaynaklarda Rize adına ilk defa Arrianus’un “Periplo”(Gemi Yolculuğu) adlı eserinde rastlıyoruz. M.S. 131-132 yıllarında yazıldığı kabul edilen eserde Arrianus, vali olarak atandığı Kappadokya Eyaleti dahilinde olan Doğu Karadeniz bölgesine bir teftiş seyahatine çıkar ve bu seyahatinde Roma İmparatorluğunun Doğu Anadolu’daki hudut garnizonlarını dolaştıktan sonra Trabzon bölgesinde Karadeniz sahillerine ulaşır.

Trabzon’dan doğuya doğru deniz yolu ile yaptığı seyahati ve bölgenin durumunu anlatan eserin diğer bölümlerinde Karadeniz’in tüm sahilleri hakkında bilgi verilmesine rağmen biz sadece bölgemizle ilgili olan bilgileri değerlendirmekle yetineceğiz.

Trabzon’dan üç gemi ile doğuya doğru yelken açan Arrianus, ilk gün Issiporto/ Hyssos/ Sürmene /bugünkü Araklı limanına demir atarak burada Araklı çarşısının hemen güney kenarındaki kalede bulunan bir takım piyade ve 20 kadar süvariden oluşan Roma garnizonunu teftiş eder. Daha sonra denize açılarak doğuya doğru yola koyulurlar ve yolda Güney – Doğu’dan esen bir fırtınaya yakalanır ve birçok tersliklerden sonra Atina’ya (bugün Pazar ilçe merkezi) ulaşır.

Arrianus bu ismin Yunan tanrıçası Athena’dan geldiğini zannettiğini yazar. Oysa W.E.D. Allen “A History of the Georgian People” adlı 1932 yılında Londra’da yayınlanan eserinde Karadeniz’de Rumca sanılan birçok yer isminin lazca olduğunu ileri sürerek Athenai isminin Lazca’da “Gölgelerin olduğu yer”, Yunanca Prinç’ten ileri geldiği iddia edilen Rhizaion/ Rize’nin Lazca “İnsanların ve askerlerinin toplandığı yer” Mapavri (Günümüzde Çayeli) isminin ise “Yapraklı” anlamında olduğunu belirtmektedir.

Diğer kasabalarda olduğu gibi Barbarlar (yerli halk) tarafından değiştirilmiş olan ve terkedilmiş bir kalenin bulunduğu Atina/Pazar limanının yazın pek fazla gemi barındıramadığını ama onları rüzgarlardan koruduğunu ve bu limanın Karadeniz’de “Trascia”, Yunanistan’da “Scrione” diye adlandırılan “Aparchia” rüzgarına açık olduğunu yazan Arrianus bütün gece şimşekler çakıp gök gürlediğini ve çıkan fırtınadan gemileri koruyabilmek için mümkün olduğu kadar karaya çektiklerini, üç takım kürekli olan gemilerinin ise denizin içindeki kayalıkta güven içinde durduğunu yazar.

Trabzon’dan doğuya doğru bölgedeki nehirleri sayan Arrianus Trabzon’dan yaklaşık 33 km uzakta adını Issoporto’dan alan Isso Hysus/ bugünkü Karadere, Isso Nehrinden yaklaşık 17 km doğuda Ofi/bugünkü Solaklı Deresi, bundan yaklaşık 5 km doğuda Psicro/bugünkü Baltacı Deresi, ondan yaklaşık 5 km doğuda Kalo/bugünkü İyidere, Kalo’dan yaklaşık 23 km doğuda Rizio Deresi, Ondan yaklaşık 5 km doğuda Ascuro/Askaros/bugünkü Taşlıdere, ondan yaklaşık 12 km doğuda Adieno/bugünkü Çayeli Deresi’nin bulunduğunu, buradan da Atina’ya /bugünkü Pazar’a yaklaşık 34 km mesafe bulunduğunu, Atina’dan en fazla 1300 m sonra da Zagati /bugünkü Pazar Zuga Deresi’nin bulunduğunu kaydediyor.

Ofi/ Solaklı Nehri’nin Colchiler/ Kolkhlar’ın bölgesini Tsannica’dan ayırdığını söyleyen Arrianus, Tsan/ Sanni/ Canlar’ın bugün dahi son derece savaşçı ve Trabzonluların (Trabzon şehrinde oturan Yunanlı koloniciler’in) can düşmanı olduğunu belirtiyor. O gün Romalılara haraç veren ve Kralsız bir halk olan Canlar Trabzon’un güneyine düşen Gümüşhane/ Canca’dan, Trabzon’un doğusundaki Solaklı Deresi’ne kadar uzanan topraklarda yaşamaktaydılar. Bu bölgenin merkezi sayılabilecek olan Karadere Vadisi de Canların yoğun olarak yaşadığı bir yerdi.

Ksenephon Bayburt bölgesinden Trabzon’a gelirken Thekhes/ Madur dağından Karadere vadisine inmiş ve burada Strabon’un Canlarla aynı kavim olduğunu söylediği Makron’ların ülkesine girmişti. Bugün bu vadinin sahile yakın kesimlerinde Araklı yakınlarında bulunan Zanike/ Canike (bugün Yiğitözü köyü) ve Ortaçağ da Sürmene/Sousomanıa sitesinin de bulunduğu Canayer (bugün Buzluca köyü) yer isimleri bölgede yaşamış Canlar’dan günümüze ulaşabilen izlerdir. Arrianus, silahlarla donatılmış yerlerde yaşayan Canların kendilerini haydutçuluğa verdikleri için Romalıların haracını ödemek için zahmet bile etmediklerini ayrıca kaydetmektedir.

Arrianus Ofi/ Solaklı Nehrinin doğusunda kalan toprakları Kolkhların ülkesi olarak isimlendiriyor. Oysa M.Ö. 400 yılı Şubat ayında Doğu Anadolu’dan Trabzon’a ulaşmış olan Ksenephon Trabzon ve Giresun’u Kolkh’ların memleketi olarak tanımlamaktaydı. Bu da bize geçen 5 asır içinde Kolkhlar’ın daha doğuya doğru çekilmek zorunda kaldıklarını göstermesi bakımından önemlidir.

Tarih içinde bu durumun birçok örneğini görürüz. Mesela Arrianus o dönemde Lazların Laupse civarında yaşadığını belirtir. Ayrıca Arrianus’un Pazar’dan sonraki toprakların insansız ve isimsiz olduğu için gitmeye değmediğini belirtmesi bize Kolkhların daha ziyade Pazar’ın batısındaki topraklarda yaşadığını düşündürdüğü kadar daha sonraki asırlarda Lazların, komşuları olan halkların baskısı ile Pazar’ın doğusundaki nispeten tenha topraklara göç etmek zorunda kaldığını da açıklar.

Arrianus’un bize verdiği bilgilere göre Trabzon’un doğusunda yaşayan halkları, Canlar ve Kolkhların yaşadığı bölgelerden doğuya doğru Machelonesler, Heiniochiler, Zydritaeler, Lazlar, Absilaeler, Abasciler (Abnaz) ve Sohum civarında yaşayan Sanigaeler olarak sayabiliriz.
Başa dön

Potnos krallığını ortadan kaldırarak Orta ve Doğu Karadeniz ile Kırım bölgesini hakimiyetleri altına alan Romalılar önce Rize’nin de içinde bulunduğu bölgeyi Kappadokya eyaleti içinde yönetmiş, bölge daha sonra teşkil eden Pontos Polemoniacus eyaleti içinde kalmıştı. Başlangıçta imparatorluğun doğu sınırlarının kralları Roma tarafından taç giydirilmiş küçük krallıklar tarafından korunması siyasetini güden Romalılar daha sonraki asırlarda bu siyaseti değiştirmiş ve Roma hudutlarının Roma askeri lejyonları tarafından korunmasına başlanmıştı.

Rize bölgesi de doğrudan doğruya Roma garnizonları tarafından korunmaktaydı. Rize kalesinde Hıristiyanlığın ilk döneminde Romalılar tarafından öldürülen ve daha sonra aziz ilan edilerek öldürdükleri yerlerin kutsal koruyucusu ilan edilen Hıristiyan azizlerinden birine atfedilmiş St Orientos (Ayarandos) kilisesinin bulunması kalenin bu bölgedeki önemini göstermesi bakımından çok önemlidir. Ayrıca 5. yüzyılın ilk yarısına ait bir Bizans dökümanı olan ve saray hizmetlilerinin mülki ve askeri memuriyetlerinin bir listesi olan ve vilayetleri açıklayarak listeleyen Notitia Dignitatum da Rize ve Trabzon’da bulunan Pontıc II lejyonuna bağlı bir süvari bölüğünün bulunduğu bir askeri üs olarak kaydedilir.

Rize kalesinin önemi 5. Yüzyılda Doğu Roma/ Bizans İmparatoru Justinian (527-565) zamanında İranla yapılan savaşlarda artmıştı. Trabzon’un güneyi ve doğusunda yaşayan Canlar Bizans yönetimine karşı ayaklanmış bölgedeki Bizans güçleri şehir merkezlerindeki kalelere sığınmışlardı. Kolkhis diye adlandırılan Karadenizin güneydoğu bölgesinin ahalisi Roma yönetiminden pek de memnun değildi. Özellikle ticaretin Romalıların tekelinde olması sıkıntılara yol açıyordu. Faş ve Rion nehri arasındaki bölgede yaşayan Lazika ahalisi bir ayaklanma ile Bizans’a karşı Sasanilerden yardım istemişti. Bölgenin merkezi olan Petra’daki Bizans garnizonu bölgedeki bütün geçitlerin tutulduğunu görünce evlerini yakarak ve surları yıkarak Trabzon’a doğru çekilmek mecburiyetinde kalmıştı. Bunun üzerine Karadeniz’in Güneydoğusu İranla Bizans arasındaki yıpratıcı savaşlara sahne oldu. Bu savaşlarda Bizans sınırı Çoruh’un batısındaki Asparos’a kadar geriledi.

Justinianus bu sınırın muhafazası için bir savunma hattı oluşturmuş Rize kalesini onararak ve hudutla Lejyon karargahının bulunduğu Trabzon arasında küçük kaleler inşa ettirerek 530 yılında Balkanlarda Bizans ordusu tarafından mağlup edilen Bulgar Türklerinden bir kısmı bu sınırdaki garnizonlara asker olarak yerleştirmiştir.

Bizans İmparatoru Heraclius (610-641) zamanında Anadolu yine Bizans – İran savaşlarına sahne olmuştu. Özellikle Heraclius’un 622-628 arasında İran üzerine yaptığı seferlerde ve İran’a karşı Hazar Türkleri ile yaptığı ittifakta bölge önemli olaylara sahne olmuştu. Heraclius, Lazlar, Abhazlar ve Gürcülerle temasa geçip onlardan temin ettiği askerlerle ordusunu takviye etmiş 626 kışını bu gün Araklı ilçesinin batısındaki Kalecik’in 2 km. güneyinde olan Canayer/ Buzluca köyündeki Sürmene sitesinde geçiren Heraclius Hazar Kralı Yabgu ile bu bölgede görüşmüş ve İran’a karşı 40.000 kişilik Hazar yardım kuvvetine karşılık kızı Eudocia’yı Hazar Kralı Yabgu’ya vermeyi taahhüt eden anlaşmayı burada hazırlamıştı. Malazgirt savaşından kısa bir süre sonra Trabzon bölgesi Türklerin akınlarına hedef olmuş 1073 ve 74 yıllarında Türk akıncıları Trabzon bölgesini ele geçirmişlerdi. Bölgedeki Bizans yönetiminin çöktüğü bu dönemde Rize’nin doğusunda kalan bölge de Gürcü akın ve yağmalarına sahne olmuştu. Bizans’ın tekrar kontrolu sağlamak için bir ordu ile bölgeye gönderdiği Thedore Gavras 1075’de bölgeyi Türkmenlerin elinden alarak tekrar Bizans’ın hakimiyetini sağlamış ve bu başarısından dolayı Haldiya Düklüğüne atanarak Trabzon’a vali olmuştu.

Trabzon bölgesini Bizans’tan bağımsız bir şekilde yöneten Thedore Gavras 1089 yılında Gürcülerin Trabzon topraklarına yönelik yağma amaçlı akınlarının da önüne geçmiş ardından Bayburt’u Türklerin elinden almıştı. Thedore Gavras’ın Bayburt yakınlarında Gümüştekin Ahmet Danışment Gazi’nin oğlu İsmail’in ordusu tarafından yenilerek öldürülmesinden sonra yerine Trabzon’a vali olarak atanan oğlu Gregory Gavras ve ondan sonra vali olan Constantin Gavras da bölgeyi Bizans’tan bağımsız olarak yönetmiş ve zaman zaman bölgedeki Türkmen beylikleri ile güçbirliğine girerek varlıklarını sürdürmüşlerdi.    
Başa dön

Türkmenlerle dayanışma içine girerek üç nesil Trabzon’u Bizans’tan bağımsız bir şekilde yöneten ve Hasan İbni Gavras gibi bazı fertleri müslüman olup Selçuklu devletinin hizmetine girmiş olan Gavraslar’ı bazı tarihçiler 1204 yılında Trabzon’da imparatorluğunu ilan ederek bir devlet kuracak olan Komnenosların habercisi olarak nitelerler.

Bizans tahtından bir ihtilalle devrilen Komnenos ailesinin varisleri olan iki küçük çocuk akrabaları olan Gürcüstan kraliçesi Thamara’nın adamları tarafından gizlice İstanbul’dan kaçırılarak Kolkhid bölgesine götürülmüştü. Bu firar esnasından kardeşlerden büyüğü olan Aleksius 4 yaşında idi. Bu olaydan 18 yıl sonra 1204 yılında İstanbul’un Haçlı ordusu tarafından işgal edilerek yağmalanmasından sonra Bizans yöneticileri ve devlet adamları şehirden kaçarak Latinler tarafından işgal edilmemiş bölgelere sığınmışlardı. Batıda bu olayların yaşandığı günlerde Colchid bölgesine sığınmış olan Aleksius ve David Komnenos kardeşler Thamara’ın verdiği ve ekserisini Kuman Türklerinin teşkil ettiği bir ordu ile Doğu Karadeniz sahillerinde ortaya çıkmış ve batıya doğru ilerleyerek Trabzon’u ele geçirmişlerdi.

Gürcü Kralı III. George (1156-1184) ve Kraliçe Thamara (1184-1212) dönemlerinde Karadeniz’in kuzeyindeki devletleri dağıtıldığı için yoksulluk içine düşen Kıpçak/ Kuman kitlelerinden paralı asker olarak yararlanmış ve Kumanlar’dan oluşan orduları ile bir genişleme devri yaşamışlardı. Gürcü Ordusunda yüksek mevkiler alan Kumanlar daha sonra Ortodoks Hıristiyanlığı kabul etmiş ve bu devletin müslüman Türklerle olan sınır bölgelerine yerleşmişlerdi.

Bugün Rize’nin İkizdere İlçesinin dağ köylerinde yaşayan Kumbasarlar bu dönem Gürcü ordusunda Başkumandanlık yapan ve yaşlanınca Kraliçe Thamara tarafından bir oyunla görevinden alınmak istendiği için malikane olarak verilen bölgeden ayrılıp Rize Dağlarına çekilen Kubasar’ın ailesine mensupturlar. Arhavi bölgesinde bir köye, Arhavi yaylaları ile bu bölgedeki dağlara ismini veren ve birçok kolu Rize, Of ve Sürmene köylerinde yaşayan Curtan/Cordon’lar, aynı adı taşıyan bir başka Kuman oymağı mensuplarıdır. Ayrıca Sürmene ve Of ilçesindeki Kuman ismi taşıyan köyler bize bölgeye bu dönemde yerleşmiş Kumanlardan yadigar kalmıştır.

Komnenoslar’ın Trabzon’da kurduğu bu devlet 1214 yılından itibaren Selçuklular’a, Gazneliler’e Moğollar ve İlhanlılar’a vergi vererek varlığını sürdürmüş, daha sonra beyliklerin ortaya çıktığı dönemde ise Akkoyunlular, Taceddinoğulları, Hacıemiroğulları gibi Türkmen beyliklerinin beyleri ile evlilik yolu ile ittifak kurarak ayakta kalmışdı.

Bu dönemlerde bir tekstil ve ticaret merkezi olarak tanımlanan Rize aynı zamanda Trabzondaki Rum Krallığına bağlı bir kaza merkezi (Bandon) idi. Merkezi Pazar olan Rize’nin doğusundaki topraklar ise imparatorluğun sınırları içinde ayrı bir idari birimdi.

İspanya Kralının elçisi olarak Timur’a giden Clavijo, dönüş yolunda 1405 yılının Eylül ayında İspir’den sonra geçtiği ve Arakuel olarak adlandırdığı Hemşin bölgesinin, İspir Beyi olan Pir Hoca Bey’e bağlı olduğunu belirtir. Clavijo’nun verdiği bilgilere göre Hemşin bölgesi halkı daha önce başlarında bulunan yöneticiden rahatsız oldukları için İspir Beyine gizlice haber vererek onunla birlikte hareket etmek istediklerini bildirmişler ve daha sonra da bu yöneticiyi yakalayıp İspir Beyine göndermişlerdi. Hemşin bölgesinin yöneticisini hapse atan Pir Hoca Bey bölgeye Müslüman bir yönetici göndermiş ve ona Hıristiyan bir yardımcı vermişti.

Bölge halkının “Hıristiyan ve Ermeni olduğunu söyledikleri halde hepsi hırsız ve eşkıya olan Barbar kabileler” olduğunu söyleyen Clavijo’nun verdiği bilgiler aslında bölge tarihine ışık tutacak birçok ip ucu içermektedir. Bu çalışmamız bölgenin etnik tarihini açıklamak amacını gütmediği için bu konuda, bölgede Osmanlı yönetiminden önce yaşayan Hemşinliler’in Akkoyunlularla aynı atadan geldiğini ve Akkoyunluların büyük bakiyesi ile aynı çağda değil daha ileri ki çağlarda İslam’a döndüğünü söylemekle yetineceğiz.

Furtuna Deresi vadisinde, Çamlıhemşin’in Aşağıçamlıca (Aşağıviçe) Mahallesinde vadiye hakim küçük tepe üzerinde şimdi orman olan eski anıt mezar yerinde bulunan koç/ koyun heykeli bizim bu savımızın en önemli delillerinden biridir. Vadideki bir diğer koç/koyun heykeli Çamlıhemşin’e bağlı Ülküköy’de bulunmuş olandır. Hayvancılık yapan ve özellikle koyun besleyen Akkoyunlulara bağlı Pornok/Purnas boyundan yadigar Purnak isminin koyunculuğu meşhur Hemşinlilerin yaylalarında yer ismi olarak yaygınlığı bu boydan günümüze ulaşan bir diğer önemli izdir. Bölge halkı tarafından “Kulaklı” diye adlandırılan ve birkaç asırlık eski Hemşin evlerinde hala daha rastlanan, usta demirci işi, bir ucu kurtbaşı diğer ucu stilize edilmiş koç başı şeklindeki büyük kapı menteşeleri ise çok eski bir kültürden günümüze ulaşabilmiş ve bölgede hala daha kullanılan etnografik malzemelerden sadece bir tanesidir.

1458’de Uzun Hasan’ın Atabeklerin eli ile yönetilen Çoruh havzasına girip İspir Bölgesini direk devletin sınırları içine katmasından sonra Hemşin bölgesi de Akkoyunlular’a tabi olmuştu. Fakat sahildeki Rize kasabası ve Pazar’a kadar olan topraklar Trabzon Krallığına aitti. 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet bizzat gelerek Trabzon’u fethettiği zaman sahilde Çoruh Nehrine kadar olan topraklar Hemşin dahil Osmanlı devleti hakimiyetine girdi.

Fetihten önce bu bölgede bulunan Trabzon Rum Krallığı, Megrel Dadyanı, Kartli Kralı ve Çoruh Atabeği kendi aralarında bir Hıristiyan ittifakı yaparak Osmanlı’nın rakip Akkoyunluları da hami olarak bu ittifaka dahil etmişlerdi. Bu ittifak Papa’nın gayretiyle organize edilecek bir haçlı seferi ve kendilerine destek sağlayacak Osmanlıya rakip diğer Türkmen Beyleri ile Osmanlının üzerine çullanıp onu ortadan kaldırmayı planlıyordu. Bu tertibin farkında olan Fatih 1461’de bizzat sefere çıkarak ittifakın beyni olan Trabzon Krallığını ortadan kaldırdı.

Fatih bölgeden ayrılmadan önce Trabzon şehrindeki Rumları gemilere bindirerek İstanbul’a göndermiş çevredeki kale ve kasabalar Trabzonla birlikte fethedildiği için buralara yöneticiler atayarak bölgeden ayrılmıştı. Fatih’in Trabzon’a vali bıraktığı Gelibolu Sancak Beyi ve Donanma kumandanı Kasım Bey ilk işi olarak bölgede Osmanlı öncesi var olan idari yapılanmayı Osmanlı sistemine göre yeniden şekillendirmek olmuştur. Bu düzenlemede bugünkü Rize vilayetine bağlı topraklar Rize, Atine (Pazar) ve Lazmağal nahiyesi şeklinde üç nahiye olarak organize edilmişti. Bir kalesi olan Rize nahiyesine ayrıca bir Kadı atanmış ve Rize bir kadılık merkezi/kaza olmuştu.

Rize hakkında ulaşabildiğimiz en eski Osmanlı belgesi Başbakanlık Osmanlı arşivinde Maliyeden Müdevver 828 numarada kayıtlı olan 1483 tarihli Trabzon Sancağı Mufassal Tapu Tahrir Defterinde, Rize Seraskeri olarak Atmaca, Hemşin Zaimi olarak Karaca, Hemşin Seraskeri olarak İsmail Bosna ve Rize Kadısı olarak da Mevlana Bedreddin kaydedilmektedir.

Kasım Bey bölgeyi organize ederken Fatih’in Trabzonda iken İstanbul’a sürdüklerinden başka tüm sancak dahilinden Rumeline bazı sürgünler yapmıştır. 1483 tarihli Trabzon Sancağı Mufassal Tapu Tahrir Defterindeki kayıtlarda Kasım Bey’in Rize bölgesinden de Rumeline sürgünler yaptığını teyid eder. Rize Kadısı Mevlana Bedreddin’e Tımar olarak verilmiş Perpoli Karyesinde (bugün Rize’nin Pehlivan Mahallesi) üzüm bağları bulunan Todoros Altemur adlı kişinin Padişahımızla (Trabzon’u fethetmek için bizzat Trabzon’a gelen Fatih Sultan Mehmetle) gitmiştir. Bu kaydın devamı okunduğunda bu köyde Türk asıllı bir hıristiyan ve bölgenin ileri gelen kişilerinden biri olan Todoros Altemur’dan başka yine üzüm bağları olan Cori Sasmasnos (Şişmanos?) adlı kişinin de Kasım Bey tarafından Rumeline sürülmüş olduğu anlaşılır.

Kasım Bey’den sonra Rize bölgesinden Rumeline sürgün yapan bir diğer yönetici de Vilayet-i Rum Valisi olarak Trabzon sancağının da bağlı olduğu vilayeti tahrirle görevlendiren Umur Bey’dir.

Fethi takip eden birkaç yıl içinde Rize bölgesinden dışarıya sürgünler yapılırken, Trabzon’un fethinden hemen sonra Orta Karadeniz ve Orta Anadolu vilayetlerinden bölgeye bazı aileler gönderilerek kale ve kasabalara yerleştirilmişti. Sürgün yolu ile gönderilen bu ilk ailelerden başka bu bölgelerden gelip gönüllü olarak bu topraklara yerleşenler de vardı. Fethi müteakip bölgeye gelmeye başlayan az sayıda ve çoğunluğu Çepni kökenli aileleri 16. asırda kalabalık Çepni grupları takip etmiştir.

Bölgeye dışarıdan gelenler sadece Çepniler değildi. Fatih Sultan Mehmet Karaman’ı feth ederek Karamanoğulları beyliğini ortadan kaldırdıktan sonra bu vilayetten çok sayıdaki aileyi kitleler halinde İstanbul’a sürmüş bazılarını da Trabzon ve Rize bölgesine göndererek bunlardan bir kısmına bölgede Timar vermişti.

Fatih’in saltanat yıllarında Rumelinden de bölgeye sürgün yolu ile nüfus kaydırılmıştır. Bunların en önemli bölümünü Arnavutlar teşkil etmektedir. Söz konusu defterdeki kayıtları incelediğimiz zaman bu Arnavutların bir çoğuna Rize bölgesinde Tımarlar verildiğini görmekteyiz. Yine aynı defterde Kosova, Siroz, Yenişehir, Kalkandelen gibi Balkan şehirlerinden aileler geldiğini ve gelen kişilerin diğer bölgelerde olduğu gibi Rize’de de timar tasarruf ettiğini görürüz.

Yavuz Sultan Selim’in Trabzon’a vali olarak atandığı 1481-1511 yıllarında Doğu Anadolu’da cereyan eden olaylar bölge tarihinin yeni bir sayfaya girmesine neden olmuştu. Safeviler amansız düşmanları olan Akkoyunlu devletini yıkıp Akkoyunlu kitlelere karşı bir katliama girişirken Osmanlı yönetimi ileride kendileri için de büyük bir tehdit olacak Safevilere karşı kayıtsız kalmıştı. Trabzon Valisi olan Yavuz Sultan Selim bu tehlikenin farkında olup katliamdan kaçmaya çalışan Akkoyunlu kitlelerini Trabzon Sancağı topraklarına yerleştiriyordu. Bu kitlelerden önemli bir bölümü de Rize bölgesine yerleştirilmiştir.   
Başa dön

Yavuz, saltanat yıllarında Çaldıran sonrası Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu fethetmiş, Maraş Bölgesinde Dulkadirli Beyliğini de ortadan kaldırmıştı. Bu beyliğe mensup birçok aileyi sürgünle Trabzon Sancağına gönderirken, bunlar Trabzon’un doğusunda yer alan nahiyelere yerleştirilmiş önemli bir bölümü de Rize bölgesinde iskan ettirilmiştir. Günümüzde Rize bölgesinde birçok aile dedelerinin geldikleri yerin ismini aile ismi olarak aldığı için bu isimlerin incelenmesi bize Yavuz Sultan Selim’in valilik ve saltanatı döneminde Rize’ye yerleşen ailelerin geldikleri coğrafya hakkında fikir verir.

Osmanlı fethini takip eden ilk yirmi yıla ait bu kayıtlar bize aynı zamanda bölge ile ilgili spekülasyonlar yaratmayı amaçlayan uydurma tarihi bilgilere ve iddialara da cevap verme imkanı sağlar. Trabzon Sancağına ait tapu tahrir defterlerinde yer alan kayıtlardan hareketle bölge halkının fethi müteakip Osmanlılar tarafından zorla müslümanlaştırıldığı şeklindeki iddiaların da asılsız olduğu ortaya çıkar.

Bu belgelerde yer alan kayıtlardan hareketle bölge üzerinde emelleri olan güç odaklarınca hazırlattırılıp yayınlanan Lazların tarihini konu alan eserde Lazlar’ın asil ailelerinden biri olarak zikredilen Baltaoğullarının Laz asıllı değil Balkanlar’dan bölgeye gönderilen ve tımar verilen ailelerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı belgelerindeki kayıtlar bize fetihten önce bölge sakini olan Lazlar’ın Osmanlı ile beraberliklerinin gönüllü bir beraberlik olduğunu, Osmanlı yönetiminin buradaki hududun muhafazasını henüz Müslüman olmamış Lazlar’a bıraktığını ve Lazlar’ın Osmanlı’nın güvencesi altında asırlardır kendilerini soyarak, ezerek tehdit altında tutan Gürcü ve Abhazlar’ın yağmacılıklarına karşı direnme gücü bulduğunu gösterir. Osmanlı belgelerinde 1461’den sonra ve 1483’den önce Rize ve Pazar bölgesine yağma için yapılan üç büyük baskına işaret edilir. Bunlardan birisini Gürcüler, ikincisini Gürcülerle birlikte Ermeniler, üçüncüsünü Megreller (defterde Mamiyan Kafiri olarak kayıtlıdır) yapmıştır. Defterde bölgeyi yağmalamak için gelen kafirlere karşı bölgelerdeki kalelerde görevli Osmanlı askeri ile birlikte dövüşen ve kelle kesen henüz Müslüman olmamış bazı köylülere bu hizmetlerinden dolayı bazı vergilerden muafiyetler tanındığına dair kayıtlar mevcuttur. Ayrıca hududun savunması Martalosluk görevli ile bölgenin Laz ahalisine bırakılmıştı. Bundan başka, yerli Hiristiyanlardan bölgenin savunması için yardımcı asker sınıfı olan müsellem ocağına asker yazılmış ve bu müsellemler seferlerde hizmet etmişlerdi. Yavuz Sultan Selim Trabzon Valisi iken bölgeyi yağma amaçlı bu baskınlardan kurtarmak için yerli halktan topladığı askerlerle Gürcistan üzerine sefere çıkmış ve bazı fetihlerde bulunmuştu. Şavşat-İspir bölgesi Atabeği Mirza Çabuk da Hıristiyan dininin Ortodoks mezhebine mensup olmasına rağmen bu seferde Yavuz Sultan Selim’i kılavuz ve öncü olarak yardımcı olmuştu. Bu dostluğun Çaldıran seferi esnasında da devam ettiğini biliyoruz. Bu gönüllü beraberlik ileriki asırlarda yerel halkın gönüllü olarak İslamı kabul ederek bütünleşmeyi daha ileri bir safhaya ulaştırmasına yol açmıştı. Osmanlı yönetimi altında huzur ve güven bulan bölge halkı tüm yıl çalışıp ürettiklerini hasat mevsimi sonlarında bölgeyi yağmalayarak ellerinden alan komşularının baskısından kurtulmuştu.

Bu durum Osmanlı İmparatorluğunun duraklama dönemine girdiği zamana kadar sürmüştü. Bu dönemde Kafkasya sahillerinde yaşayan Abhaz/Abaza taifeis memleketlerinde süren kıtlık ve fakirlik nedeni ile gözlerini Osmanlı yönetiminde müreffeh olan Doğu Karadeniz sahillerine dikmişti. Kayıklarla sahildeki köyleri yağmalıyor ve geri dönüyorlardı.

1571 yılında dört kıt gemi ile gelip Arhavi kazasına bağlı Sidere/Derecik köyünü basan Abhaz korsanlar köyü yağmalayıp ahalisinin bir kısmını öldürmüş, 47 kişiyi de esir ederek götürmüştü. Aynı zamanda Gönye kazasına bağlı Makriyalu/Kemalpaşa köyünü de iki gemi ile yağmalayan Abhazlar’ın bu hareketini haber alan Babiali Arhavi Kadısına, Trabzon Beyi ve Batum Beyine emirler gönderip işbirliği yaparak o bölgedeki gemileri hazırlayıp Abhazaların hakkından gelmesini emreder.

Korsanların Megrel Dadyanının Osmanlı yönetimindeki Kefe tarafından ticari yolla aldığı Barut ve silahlarla donandıklarının anlaşılması üzerine, top ve darbezenle donanmış dokuz büyük kayık ve kendisine tabi Abhazlarla Osmanlı topraklarına iki defa yağma için saldıran Megrel Dadyanına karşı harekete geçilir ve kayıklarla üzerlerine gönderilen kuvvetler korsanları dağıtır.

Bu kuvvetlere kumanda eden Batum Beyi İskender Bey’in Abhaz Korsanların her yıl Gurel Vilayetini yağmalamayı adet haline getirdiklerini, 1000 asker gönderilmesi halinde Sohum Vilayetinden beride olan memleketleri yağmalatıp cezalandırma teklifi, Kıbrıs ve Venediklilerle olan harbin bitmesinden evvel asker göndermenin uygun olamayacağı gerekçesi ile reddedilirken bölgenin kendi askeri ile muhafazasına çalışılması, denizden ve Kefe’den korsanlara silah ve zahire götürenlerin takip edilip yakalanması istenir. Alınan tedbirler arasında o bölgeye gemi ile gitmenin yasaklanması da vardı.

Sahillerde baş gösteren bu tehlikeye karşı bölgede bulunan miri kayıklardan müfrezeler oluşturulmuş ve bunlar sürekli devriye gezerek sahilleri bu tür baskınlardan korunmaya çalışılmıştı. Fakat bu olayların tamamen önüne geçilemedi. Tedbirlerle kontrol altına alınan Abhazların yerini ileriki asırda Rusların uyguladığı iskan politikası ile Kafkasyadaki Osmanlı-Rus sınırına yerleştirdikleri Kazaklar almıştı.

1647 yılında Erzurum valisinin Gönye kalesini bir baskınla ele geçiren Kazak korsanlara karşı gönderdiği kuvvetlerin arasında bulunan ünlü seyyah Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde o dönemde Kazak korsanlarının sahillerde gerçekleştirdiği baskınlar, bu baskınlara karşı alının tedbirler ve Gönye Kalesini kurtarmak için girişilen harekat hakkında oldukça teferruatlı bilgi vardır.

Yorumlar

Tell us what you're thinking...
and oh, if you want a pic to show with your comment, go get a gravatar!





*

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.